Bebek doğar doğmaz ağlamazsa baş aşağı tutulur. Poposuna vurulur, boğazı ve burnu temizlenir. Kordonu kesilmemişse bebek cana gelsin diye kordondan bebeğe doğru sıvazlama yapılır. Ebe göbekten itibaren dört parmak kadar ölçüp göbek bağını keser. Sonra iple sıkıca bağlar. Akşam da bir tülbentten parça yakıp siyah tozunu göbeğe sararlar. Bu işlem yarayı kurutmaya ve yaklaşık üç gün sonra göbeğin düşmesine yarar. Bazıları göbeği beşiğin başına koyar. Bebekte sancı olursa göbek suyla ıslatılır ve bu su bebeğe içirilir. Bu uygulama kırkına kadar yapılabilir. Bebek doğduktan 1 hafta- 10 gün sonra düşen göbek cami kapısına, okusun diye okul bahçesine, hükümet adamı olsun diye devlet kapısına gömülür.
Doğduğunda ağlayan bebek için “Allah’ım dünyaya geldiğine çoktan pişman oldu.” derler. Doğumdan yarım saat sonra halk arasında “eş, doğum sonu” denilen plasenta düşer. Eş çabuk gelsin diye kadına “eğercek” (yün eğerilen alet) üfletilir. Bebek kız ise kırmızı yanaklı olsun diye yanağına eşin kanından birazcık sürülür. Düşen eşin gömülmesi il genelinde görülen ortak bir uygulamadır. Eş hemen veya iki gün sonra gömülür. Bebeğin ilk kakasını eşin yanına bırakırlar. Şayet çocuğun karnı ağrırsa bu kakadan azıcık bir suya bulayıp ağzına burnuna sürerler. Bu kakayı eşe gösterip daha sonra eşi de kakayı da gömerler. Bu uygulama kırkına kadar yapılabilir. Ebe, aileye danışarak örneğin Ramazan ayındaysa “Ramazan” ismini göbek ismi olarak verebilir. Bazen aileler göbek kesilmeden önce ebeye “göbek ismini ver de öyle kes” derler.
Çocuk herhangi bir sebeple basık olursa, çocuğu eşin gömüldüğü yere götürüp “dinettirirler” (dinelme-dikelme). Bu uygulamalar için eşin yeri bellidir. Bir meyve ağacının dibine gömerler. Bazı yerlerde eş bekletilmez, aynı cenaze “kömer” (gömer) gibi beyaz bir beze sarılarak ayak değmeyecek bir yere gömülür (Yığılca ilçesi- Yoğunpelit köyü).
İlk kakası atılmaz. 1 hafta kadar saklanır. Daha sonra sabah erkenden kakalı bez yıkanır. Bebekte bazen “rufiye” denilen bir hastalık oluşur. Bu hastalıkta bebeğin yüzü dâhil tüm vücudu kızarır. Üzeri kirli (adetli) bir kadının bebeği gördüğünde oluşan bu hastalık için bebeğin ilk kakasından azıcık alınır, kaka ıslatılır. Bebek çıkan bu suyla yıkanır.
Doğumu yaptıran ebeye -devletin ebesi olsa bile- eline bahşiş verilir, eteklik kumaş, elbise, havlu, tülbent, çetik gibi şeylerden “dürü” hazırlanır. “Ebelerde hak kalıyomuş, ebenin hakkı ödenmez.” diye inanıldığı için ebeyle helalleşilmesi önemlidir. Üç gün boyunca ebe gelir gider, bebeği yıkar.
Bebek doğduktan kısa bir süre sonra ses verdi ve sonra öldüyse bebeğin salası okunur, namazı kılınır. Ses vermediyse yani ölü doğduysa “ahrette bi isim geçsin.” diye Fatma-Ayşe gibi isimler göbek adı olarak verilir. Salası okunmadan defnedilir. Şayet kadın doğum sırasında ölürse şehit olduğuna inanılır.
Bebek doğduktan sonra ebe tarafından 2-3 sefer tuzlu suyla yıkanır. Tuz bebeğin terinin kokmasını engeller. Yoğunpelit köyünde tuzla ilgili tespit edilen uygulamaya göre bebek doğunca ilkin yıkanır. Daha sonra koltuk altına, kulak arkasına, kasık bölgelerine azar azar tuz serpilir. Tuzlamadan sonra bebeğe atlet, zıbın giydirilir ve kundaklama yapılır. Bebeğin altı ise eskiden elde dikme bezlerle bağlanırmış. Ancak daha çok “havruz” denilen bir yöntem kullanılmış. Düzce merkez ve ilçelerin çoğunda tespit edilen bu yönteme göre beşiğin bebeğin poposuna gelecek kısmı yuvarlak bir şekilde kesilir. Alt kısmına ise “havruz” denilen topraktan yapılma çanak koyulur. Saz otlarından veya “patlanba” denilen yumuşak bir ağaçtan bir ucu bebeğin edep yerine diğer ucu havruzun içine gelecek şekilde yuvarlak bir huni yapılır. Buna ise “sübek” denir. Bu sübek sayesinde bebeğin çişi havruza akar. Havruz sisteminde beşiğe konulan yün yatağın da havruza denk gelen kısmı yuvarlak bir şekilde kesilip dikilir. Üzerine yatağın kirlenmemesi için naylon serilir. “Yörek bezi” veya “bağırdak” denilen bağcıklarla bebek beşiğe el ve ayaklarından sabitlenir. Böylece tuvaletini havruza yaptığında yatağın kirlenmesi önlenmiş olur. Bu uygulama bebeklerin altını bezlemeyi gerektirmemiş, sadece gezmeye gidildiğinde alt bezleme yapılmıştır. Havruz sistemi sayesinde bebekler yaklaşık 1-1,5 yaşına geldiklerinde tuvalet alışkanlığını edinmişler.
Lohusalık
Doğum yapan kadına yörede “lohusa” denir. Doğumdan birkaç saat sonra lohusa kadın, sütü gelsin diye yıkanır. Eskiden tarlada yapılacak iş, ahırda bakılacak hayvanlar olduğu için lohusa kadın günlerce yatamaz. Özel bir yatak hazırlanmaz, kendi yatağına üzerine bez veya naylon serilerek yatırılır. Doğum sonrası kadının karnına, kan tamamen akıp gitsin diye 40 gün boyunca şal bağlanır. Gerek sütü bol olsun, gerekse çabucak iyileşip ayağa kalksın diye lohusaya bazı yiyecekler özellikle hazırlanıp yedirilir. Suya nişasta ile şeker eklenerek yapılan ve yörede “palize- pelte” diye bilinen muhallebi yedirilir. Bu yiyecek şayet sütle pişirilirse “eşileç” diye bilinir. Bazı köylerde lohusanın ilk yiyeceği bu peltedir. Buğday unu, bol tereyağı, tuzla yapılan “mamusa” yaraları çabuk iyileşsin diye yapılan bir diğer yiyecektir. Tarhana çorbası, sütlaç, helva yedirilir. İçi yara, bağırsakları hasta diye 1 günden 1 haftaya kadar lohusaya su içirilmez. Bunun yerine şerbet verilir. Meyvelerden (üzüm, elma, kayısı) komposto yapılır. Kuru fasulye, turşu gibi yiyecekler bebeğe sancı yapar, karın ağrısı yapar diye anneye yedirilmez.
Lohusa ve bebeği ilk günlerde ziyaret etmekte bir sakınca yoktur. Ancak dikkat edilmesi gereken bir husus vardır; “üzeri kirli kadın” (adetli) akraba değilse veya bekârsa bu ziyareti yapmamalıdır. Zaten “kendini bilen” adetliyken bebeği görmeye gitmez. Evli bir kadın adetliyken bebeği ziyaret ettiğinde “annen gibiyim” der. Şayet bekâr veya akraba dışından adetli biri bebeği görürse bebeğin yüzünde kırmızı lekeler çıkar, yüzü kabarır. Kadının her adet döneminde bebeğin de yüzü hep bu hali alır. Bebeği iyileştirmek amacıyla bekâr bir kızın adet bezini bebeğin yüzüne sürerler. Ya da o bezin kirli suyu bebeğin yüzüne sürülüp daha sonra bebek yıkanır. Üzeri kirli kadının bebeği ziyaretiyle bebekte oluşan hastalığa “üfüye” Abhazca “apşıra” denir. Bu hastalık için bir başka tedavi şöyledir; çocuğun boyu uzunluğunda çayır kesilir. Bebeği bu çayıra yatırırlar. Sonra çayırı bir poşete koyup kaldırırlar. O çayır kurudukça çocuğun yüzü kurur. Bir başka şifa yöntemi de şudur; pazardan kırmızı toprak alınır. Ilık suda eritilip bebeğin yüzüne sürülür. Ayrıca bu hastalığı okuyan kadınlar da vardır. Bebek üfüyeye kırk güne kadar yakalanabilir. Kırkından sonra adetli kadının ziyaretinde bir sakınca yoktur. Bazı yörelerde (Merkez ilçe - Konaklı köyü) lohusa kadın nazar değmesinden çekindiği için kırk gün dışarı çıkmaktan sakınır. Bir de annenin bebeğini emzirdiği dönemde dışardan bir yiyeceğin kokusu gelse veya canı bir şey çekse “O yemeğin kokusu aha da elimin içinde.” deyip kendi avuç içini yalar, böylece göğsü şişmez.
Eskiden bebeği olan kadın kırk gün dışarı çıkarılmaz, dışarda herhangi bir iş olsa örneğin kuyudan su getirilecek olsa lohusayı yollamazlar. Ama gerektiği durumlarda 15. gün kayınvalide eline bir yumurta ve ibrik alır. Geliniyle birlikte akan bir su varsa oraya, yoksa kuyuya gider. İbriği doldurup gelinin eline verir, “arkana bakmadan alıp eve götür.” diye tembihler. Çiğ yumurtayı da suyun başında dualar edip “bismillah” diyerek bir harka veya akan suyun içine bırakır. Bebek yumurta gibi dolgun olsun, bir eksiği olmasın diye böyle bir uygulama yapılır.
Al Karısı- Al Basması
Yörede her surete giren ve yeni doğan bebeği boğan bir varlık, doğum humması, sübyan hastalığı gibi tabirlerle açıklanan al basması, yeni doğan bebeğin renginin kararıp ölmesiyle neticelenen bir durumdur. Yoğunpelit köyünde derlenen bilgiye göre ise al basan bebeğe bir “cazi” musallat olur. Cazi bebeğin içini yer. Sonrasında bebek ağzından kan gelerek ölür. Al basmasına engel olmak için beş on gün hatta bazı ilçelerde kırk güne kadar bebek yalnız bırakılmaz. Dede, baba vs bir erkek, bebeğin olduğu odada bulunmalı, bu odada yatmalıdır. Beşiğin bulunduğu odaya Kur’an konulur, bebek beşiğe yatırılacağı zaman dua okunarak yatırılır. Babasının mintanını bebeğin üstüne atarlar. Makas, bıçak, iğne, süpürgenin çöpü odaya al basmasın diye konulan diğer nesnelerdir.
Kırk Basması- Kırklama Uygulamaları
Doğumdan sonraki günlerde gerek anne gerekse bebek adına birtakım sakınmalar, uygulamalar mevcuttur. Bu uygulama ve sakınmalar genellikle 40 gün kadar geçerlidir. “Kırk basığı- basık olma” gibi tabirlerle ifade edilen durum sonucu “bebek aşağı düşer” yani gelişemez, hastalanır. Saat gibi gün gün erir, ayaklarını toplar, ayaklarını basamaz. Kilo alamaz, cılız kalır. Kırk basmasına yönelik halk arasında yapılan uygulamalara bakıldığında çoğunun önlem amaçlı olduğu görülür. Ancak kırk basması gerçekleşince yapılan uygulamalar da elbette mevcuttur.
Basığa neden olan tek bir nesne, tek bir hadise yoktur. Günlük yaşamda karşılaşılan olay veya duruma göre basık meydana gelebilir. Bunlar özetle şöyle sıralanabilir:
İki lohusa karşılaşırsa “kilitli yiğne” (iğne) değiştirip yakalarına takarlar. Kırk basığından korunmak için iki kırklı kadının bir araya gelmesini pek istemezler zaten. İğne değiştirmenin yanında kadınlar kıyafetlerini ve yazmalarını değiştirirler, ayrıca bebeklerin kıyafetlerini de değiştirirler. İki kırklı kadının bir araya gelmesiyle kırk basığı oluşur. O zaman suyun içine siyah taşlar atılır. Bu suyla bebek yıkanır. Leğenin içine de altın yüzük, gümüş bir demir parçası atılır. Bir de “saçak” (sacayağı) üzerinden bebek geçirilir. Üç Çarşamba “gulhü” okunarak basık olan bebeğe bu yıkama işlemi yapılır. Bebek kırklıyken evin önünden cenaze geçerse “o beni basmasın, ben onu basıyım” diye bebeğin beşiği cenaze geçinceye kadar yükseğe kaldırılır. Veya bebek kucağa alınır. Kucakta tutan kişi cenazeye doğru da bakmaz. Ev halkından birisi cenazeden gelse beşik yukarı konulur. Cenazeden gelen kişi de hemen eve girmez, bir müddet avluda durup eve öyle girer. Bu uygulamalarda başa gelmesinden korkulan “cenaze- ölü basığı”dır. Eve et almak da “et basığı”na neden olur. Tedbir için bebeğin ayakları ete bastırılır. Beşik yine yüksek bir yere örneğin sedirin üzerine konulur. Et de yere yakın bir şekilde taşınır. Yani bebekten yüksekte olmamalıdır. Üç kez “et seni basmasın sen eti bas” denir. Şayet bebek tüm önlemlere rağmen basık olmuşsa köyde en son kim ölmüşse onun mezarına götürülür, “ya al ya ver, ya al ya ver” denir. Tüm bunların yanı sıra yeni doğan bebeği herhangi bir hayvan veya para bile basabilir. Bu nedenle bebek görmeye gelenler para verecek olursa parayı bebeğin yastığının altına koymalıdır, üstüne koyarsa para bebeği basabilir (Merkez ilçe - Çiftlik köyü).
Yeni doğana yönelik pratiklere bakıldığında kırkıncı gün yapılan ve adına “kırklama-kırk uçurma” denilen uygulama dikkat çeker. İl merkezi ve ilçelerin genelinde tespit edilen bu uygulamanın detaylarında birtakım farklılıklar gözlense de amaç ve pratik aynıdır. Kırklamada mutat olan bebeğin ve annenin 40. gün yıkanmasıdır. Ancak bazen 20. gününde bebeğin yıkandığı olur ki buna “yarı kırkı” denilir. Bugün ailenin büyüğü tarafından temiz bir dereden kırk kaşık su getirilir. Her kaşıkta “gulfalla” okunur. Suyun içine bereketli olsun diye yumurta kabuğu atılarak bebek bu suyla yıkanır. Su ise bir gül ağacının dibine, lavabo veya banyoya dökülür. Bebeğin çarpılmasından korkulduğu için rastgele bir yere dökülmez. Yarı kırkından sonra kızları 33 günde kırklarlar. Erkekler kırk günü doldurur. Kızlar için 33. günde, erkekler içinse 40. günde yapılan uygulamalar yarı kırkında yapılanlarla aynıdır. Yalnız kırkında bebek anneanne evine “kırk uçurmaya” götürülür. Burada bebeğe hediyeler verilir.
Lohusanın 40 gün mezarı açık kalır denir. Yine bu 40 günlük süre içinde bazı varlıkların (cinler) bebek ve lohusayı sahiplenmesinden çekinilir. 40 günden sonra kırklama ile bu tehlikenin geçeceğine inanılır. Doğumdan kırk gün sonra bebek ve anne yıkanır. Böylece her ikisinin de görünmeyen varlıklara karşı savunmasızlığının bittiğine inanılır. 40 gün dışarı çıkmayan anne ve bebek kırklamadan sonra normal yaşamına devam eder. Araştırma süresince tespit edilen kırklama uygulamalarının detayları şu şekildedir:
Bebek otuz günlük olunca anne, bebeğiyle kendi annesinin evine gider. Bir kovanın üzerine elek tutup içine altın yüzük koyarlar. Kovaya kırk kaşık su dökerler. Bu suyla önce bebek yıkanır. Bebeğin tam kırkı çıkmadığı için anne basmasın diye beşiği yükseğe koyarlar. Anne de yıkanınca bebeğe hiç bakmadan evden çıkar. Bunu bebeğin ağzı kokmasın diye yaparlar. Bir iki saat sonra anne gelir, bebeğini emzirir. Bu işlemlerden on gün sonra bu kez kadın kendi evinde aynı uygulamaları yapar. Otuzunda ve kırkında yapılan her iki pratik de “ kırk uçurma” diye geçer (Kaynaşlı ilçesi).
Şayet bebeğin anne basığı olduğundan şüphelenilirse basığa çare için bir mum eritilip suya dökülür. Donan mumun şekillerine göre basığı yorarlar, anne mi bastı, filan mı bastı diye. Daha sonra donan bu mum gömülür, bebek de iyileşir.
Yoğunpelit köyünde kırklama şu şekildedir: Yedi çeşmeden (sokak çeşmeleri) su alınır. Bahçeye çakılan ağaç kazıklardan kırk tane “yongo” (küçük ağaç parçaları) kalburun içerisine konulur. Yedi çeşmeden alınan su, tasla kalburdan bebeğin başından aşağı dökülür. Böylece yongolar kalburun içinde kalır, daha sonra bu kırk yongo ayak basmayan bir yere dökülür. Yıkama suyu ise “bismillaynan” tuvalete dökülür. Bu sudan biraz artırılır, kırkı çıkıp gitsin diye evin etrafına serpilir. Aynı gün anne de o suyla yıkanır. Bebeği ise kayınvalide, görümce yıkar. Yıkanan bebek kundaklanır. “Bu çocuk kimiiiiin?” diye seslenirler. Annesi “Allah bağışlarsa beniiiim!” der. Üç kez bu şekilde tekrarlanır. Sonunda “al çocuğunu” deyip bebeği anneye verirler.
Kaynak: Zuhal Kasap, "Geçmişten Günümüze Halk Kültürü Değerleri Kitabı" Düzce İli Doğum Gelenekleri Üzerine Bir Değerlendirme.